Arama

Türkiye’de Kadın Olmak…

Kadın olmak bütün dünyada çok zor, Türkiye’de ve bölgemizde çok daha zor...

Kadın olmak, yarışa her zaman bir adım geriden başlamaktır.

Günlük hayatta, ev işlerinin sorumluluğunun da omuzlarına yüklenmesi neticesinde, karşı cinsten iki kat fazla çalışmak demektir.

Ancak;  kentli kadın dâhil, kadınlarımız bunun farkına varmamakta, varmak istememekte…

Şiddet gören, töreye ve kötü yerleşmiş geleneklere göre ikinci sınıf görülen kadınlarımız.

Çoğu bölgemizde; kız çocuğu doğduğunda yüzü ekşiyen babalar, anneler, ebeveynler… Sırf erkek evlat bulmak pahasına doğum sayısının arttığı aileler.

Herkesin bunu böyle içselleştirdiği bir anlayışla, erkeklerimizin önemli bir bölümüne evde dokunulmazlık zırhı oluşmuşken, bunları aşmış ve evde karısına yardım eden bazı erkeklerimiz ise toplumda “Kılıbık” damgası yememek kaygısıyla, kendini kamufle etmektedir. Anadolu erkeği, evde çay servisi yaptığını, çocuk baktığını, bulaşık yıkadığını, ütü yaptığını diğer erkeklerin duymasını istememektedir.

Oysa ki; Kadını baş tacı eden bir dinin ve Sultan’ı, Kağan’ın yanında devletin yönetimde aynı değerde gören Milli bir devlet geleneğinin mensubu olmamıza rağmen, bunlar ülkemizin gerçekleri.

Dünyada ve ülkemizde tek değişmeyen şey; kadının çalışkanlığı, vefası ve aile birliğinin direği olması…

Kadın; hem kadın, hem anne, hem aileyi yediren-içiren, çocuklarını büyütürken yetiştiren, ücretsiz aile işçisi. Bunların yetmediği yerde aile bütçesine katkı sağlamak için mecburi çalışan, ev dışı emeğini kazanca çevirmeye çalışan bir insan.

Çok azı duvarları aşıp, kendi işini kuran girişimci kadın…

En büyük milli varlığımız insan gücüdür ve bunun %52’si kadındır.

Birçoğunuz evde babanızın annenize harçlık verdiğine tanık olmuşsunuzdur. Kadınlar genelde para verilen konumdadır. Para kazanan kadın bile parasını aile için harcarken erkek parasını daha bağımsız harcama yetkisine sahiptir. Yapılan araştırmalarda görülen erkeğin para hâkimiyeti %49, kadının ise %12 sadece. Kadının aklının paraya, bütçeye ermediğine inanılır, müsrif olduğu düşünülür. Kadın da buna inanır. Para terbiyesi olmayan kadın bütçe hazırlamayı bilmez. Gerçi bütçe için parası olmayana ne lazım! Çünkü dünya mal varlığının bile sadece %1’ine kadınların sahip olması çok anlamlı. Kadınların iş yaşamında da yerleri sınırlıdır.

Dünyada ücretlilerin sadece %15.4’ü kadın, Türkiye’de %35. Dünyada kadınların payı, ekonomik yaşamda %31, ekonomi dışı alanın %72. Yani kadın ekonomiye entegre değil. Yine dünyada tüketilen yiyeceklerin yarısını üreten kadınlar, bu sektörden elde edilen gelirinin sadece %10’unu alabilmekteler.

Tarım sektöründe ise her yüz kadından sekseni düşük ücretle çalışıyor. Ülkemizde Tarım Sektöründe, Ziraat Bankası’ndaki tüm mevduatın %26’sı kadınlar adına olmasına rağmen, kredilerin ise sadece %3’ü kadınların. Kadınlara açılan ticari krediler, üzerinde ipotek edilebilecek mal varlığı olmaması nedeni ile erkeklere oranla çok düşük.

Boşanan ya da dul kalan kadın çaresiz ve parasız. Yaşamın dışında tutulduğu için de beceriksiz ve ürkek. Çünkü Türkiye’de dört kadından biri okuma yazma bilmiyor. Bu oran Doğu Anadolu’da %42’ye, Güneydoğu’da ise %55’lere varıyor. Şırnak’ta ise % 80. Elimizdeki tüm bu çarpıcı bilgilere rağmen hala kadın ve yoksulluk ilişkisi marjinal olarak değerlendirilmekte. Kadının özgürleşmesinin ekonomiyle ilgisi göz ardı edilmekte. Ekonomik durgunluk, kıtlık, savaş, göç ve politik baskı dönemlerinde hep kadın daha fazla maddi ve manevi zarar görmekte.

Kadının ekonomiye ve kalkınmaya entegrasyonu sağlanmazsa ülke gelişmesi olmayacaktır. “Nüfusun yarısı zincirlerle bağlıyken öteki yarısı nasıl yükselebilir” diyen Atatürk’ü anlamamız gerekiyor.

Sendikal görevim nedeni ile katılmakta olduğum Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’da, “Türkiye’deki çalışma hayatımız ve sendikal haklarımız” konularında raporlar sunarken, son üç yıldır İran dosyası üzerinde de; İran’da kadın hakları ve kadın istihdamı konularında da rapor çalışmalarına katılmaktayım. Bu çalışmalarda maalesef farkettim ki; Ülkemizin pek çok bölgesi dikkate alındığında kadınlarımız, İran’daki hemcinsleri ile benzer olumsuzluklar yaşamaktadırlar.

Kadın nüfusunun statüsünün yükseltilmesi, kadın iş gücünün verimliliğinin artırılması kadınlara fırsat ve kaynak yaratmakla sağlanabilir.

Az gelişmiş ve erkek hegemonyasının pik yaptığı toplumlarda, kadınlar “akıllarının ermeyeceği” varsayımı, kadının bilgiye ulaşmalarını imkânsız hale getirirken; kadın, eğitimden uzak tutulan ve evden çıkması istenmeyen bir grup muamelesi görmektedir. Oysa kadınlar erkeklerle birlikte toplumu oluşturan siyasi, sosyal ve kültürel bir güçtür.

Ülkemizde meslek sahibi, örneğin akademisyen bir kadın bile yüzünü topluma değil evine dönmüş kadındır.

Kadının toplumla canlı ve interaktif bir ilişki kurmasının yolu öncelikle diğer kadınlardan geçmektedir. Aile temelli bir toplum olan Türkiye’de kadının bulunduğu yer aile çevresi. Bunu göz ardı ederek ona ulaşmak çok zor ya da sınırlı olmaktadır. Kadınlar önce kadınlarla diyaloglarını kurmalı ve güçlendirmelidir.

Milletvekili olmuş kadınlarımıza bile bakıldığında kadın politikası üretmekten aciz, sadece statüko politikası yapan kadınlar görüyoruz.

Kadın olarak başarmanın en temel anahtarının diğer kadınları sevmekten geçtiğini unutmayalım.